Osmanlı’da Salgın Hastalıklar Karşısında Halk Ne Yapardı?

Osmanlı’da salgın hastalıklar karşısında halk önce dua ve sabırla direnirdi. Havası temiz yerlere sığınır, sirke ve gül suyuyla havayı arındırmaya, kan aldırarak korunmaya çalışırdı. 16. yüzyıldan sonra bulaşıcılık fikri güç kazandı; 19. yüzyılda ise karantina devletin resmî tedbiri oldu. Bu yazıda vebadan koleraya halkın ve devletin başvurduğu yolları anlatıyoruz.

Hızlı Özet

  • Hadislere göre veba çıkan yere girilmez, bulunulan yerden de kaçılmazdı.
  • 16. yüzyılın ikinci yarısından sonra vebanın bulaşıcı olduğu görüşü ağırlık kazandı.
  • Ebüssuûd Efendi, temiz havalı yere gitmenin caiz olduğuna fetva verdi.
  • Halk havayı sirke, gül suyu ve sandal ağacıyla arındırmaya çalışırdı.
  • İlk karantina 1831’deki kolera sırasında İstanbul’da uygulandı.
  • 1838’de Karantina Meclisi kuruldu; 1896’da 125 karantina noktası vardı.

İçindekiler

Osmanlı’da Salgın Hastalıklar Karşısında Ne Yapılırdı? Kısa Cevap

Osmanlı dünyasında en ağır hastalık vebaydı. Kaynaklar onu çoğu zaman “tâun” diye anar. Halkın tepkisi tek bir yöntemden oluşmazdı. Dini öğütler, dönemin tıp bilgisi ve gündelik tecrübe birlikte işlerdi.

Uzun süre hastalığın bozulmuş havadan kaynaklandığı düşünüldü. Bu yüzden korunmanın yolu havayı temizlemek sayıldı. Temiz havalı yerlere gitmek de bu düşüncenin ürünüydü. Zamanla bulaşıcılık fikri öne çıktı. 19. yüzyılda salgın hastalıklar karşısında devlet, Avrupa’daki gibi karantina usulünü benimsedi.

Salgın hastalıklar: Çanakkale’de karantina çadırlarında yolcuları denetleyen görevliler tasviri

İnanç ve Sabır: “Oraya Girmeyin, Oradan Çıkmayın”

Halkın tutumunu belirleyen ilk çerçeve dindi. Hz. Peygamber, veba çıkan bir yere gidilmemesini söylemişti. Hastalık bulunulan yerde çıkarsa oradan kaçılmamasını da öğütlemişti. Bu hadis, bugün karantina dediğimiz fikrin erken bir ifadesi gibi okunur.

Hz. Ömer’in tavrı da sık sık örnek gösterilirdi. Halife Suriye’ye giderken bölgede veba olduğunu öğrenince geri dönmüştü. Ona “Allah’ın kaderinden mi kaçıyorsun?” diye soruldu. Hz. Ömer, Allah’ın kaderinden yine O’nun kaderine sığındığını söyledi.

Hadislerde vebadan ölen sabırlı müminin şehit sevabı alacağı da bildirilmişti. Bu inanç, ağır kayıplar karşısında halka manevi bir dayanak sağlardı. Salgın hastalıklar bu yüzden yalnız bir sağlık meselesi değil, aynı zamanda bir inanç meselesiydi.

Vebadan Kaçmak Caiz miydi?

Osmanlılarda 15. yüzyıldan itibaren veba üzerine risaleler yazıldı. Bu eserler hastalığın çıktığı yerden uzaklaşmayı yasaklamıyordu. Ancak vebanın bulaşıcı olup olmadığı uzun uzun tartışılıyordu. Şehirden çıkmanın dinen caiz olup olmadığı da bu tartışmanın parçasıydı.

16. yüzyılın ikinci yarısından itibaren bulaşıcılık görüşü ağırlık kazandı. Taşköprizâde Ahmed Efendi’nin veba risalesi bu görüşü açıkça dile getirir. Kanuni döneminin şeyhülislamı Ebüssuûd Efendi de bu konuda fetva verdi. Ona göre tâundan kaçmak, Allah’ın kahrından lütfuna sığınmak niyetiyle caizdi. Fetvaların devletteki yeri için Şeyhülislam yazımıza bakabilirsiniz.

Ebüssuûd’un başka fetvaları, sorumluluğun da ciddiye alındığını gösterir. Hastalık sürerken küçük bir çocuğu şehre getirip ölümüne yol açan kişi diyet ödemeliydi. Vebadan kaçıp görevini bırakan imam ve müezzinler ise cezalandırılır ve görevden alınırdı.

Osmanlı’da Salgın Hastalıklar Karşısında Halkın Başvurduğu 6 Yol

Modern tıptan önce Avrupa’da ve İslâm dünyasında vebaya karşı benzer yöntemler kullanılırdı. Halkın başvurduğu başlıca yollar şunlardı:

1. Dua ve sabır

Veba duaları halkın en yaygın başvurusuydu. Hastalık bir imtihan olarak görülürdü. Bulunulan yerde sabretmek öğütlenirdi.

2. Temiz havalı yerlere gitmek

Hastalığın sebebi bozulmuş havaya bağlanıyordu. Bu yüzden yüksek yerlerde oturmak tavsiye edilirdi. Temiz rüzgâra açık evler de korunaklı sayılırdı. İmkânı olanlar, fetvanın verdiği izinle havası temiz yerlere giderdi.

3. Havayı arındırmak

Evdeki ve dışarıdaki havayı temizlemek için sirke, sandal ağacı ve gül suyu kullanılırdı. Bu uygulama, hastalığın havadan geldiği inancının doğal bir sonucuydu.

4. Kan aldırmak

Sağlığı korumak için en yaygın yöntem kan aldırmaktı. Dönemin tıbbı, vücuttaki dengenin bu yolla korunabileceğini düşünüyordu.

5. İlaçlar ve tiryak

Risalelerde merhem, şurup ve yakı gibi ilaçlar anlatılırdı. Yiyecek ve içeceklerin nasıl hazırlanacağı da bu eserlerde yazılıydı. Çok sayıda maddeden yapılan tiryak, her derde deva sayılır ve yaygın biçimde kullanılırdı.

6. Muska ve tılsım

Tıbbın yanında astrolojiye ve büyüye de sıkça başvurulurdu. Veba duaları, muskalar ve tılsımlar döneme ait eserlerde bolca yer alır.

Salgın Hastalıklar Ne Sıklıkla Görülürdü?

Veba tarihte üç büyük dalga hâlinde görüldü. İkinci dalga olan “kara ölüm”, 1347’de İpek Yolu kervanlarıyla İslâm dünyasına ulaştı. Bu dalga aralıklarla 19. yüzyılın ortasına kadar sürdü. 15. yüzyılda ve 16. yüzyılın başında hastalık çoğunlukla Venedik ve Dubrovnik gibi limanlardan ticaret yoluyla gelirdi.

Osmanlı toprakları Balkanlar, Karadeniz, Kafkasya, Anadolu, Arap yarımadası ve Doğu Akdeniz arasındaki yolların kesişme noktasındaydı. Bu konum ticareti zenginleştirirken hastalığın yayılmasını da kolaylaştırıyordu. Ticaret yollarının bu dönemdeki önemi için İpek ve Baharat yolları yazımıza bakabilirsiniz.

16. yüzyılda veba 1511-1513, 1520-1529, 1533-1549 ve 1552-1566 yıllarında ağır biçimde görüldü. Son çeyrekten itibaren ise neredeyse her yıl bir yerde ortaya çıkıyordu. 17. yüzyılda da sık tekrarlanan hastalık, 18. yüzyılda hafifledi. 19. yüzyıldaki en önemli veba yılları 1812-1819 ve 1835-1838 oldu.

Güvenilir istatistik olmadığı için ölüm oranını kesin bilmek zordur. Yine de şiddetli veba yıllarında nüfusun en az üçte birinin öldüğü tespit edilmiştir. 17. yüzyıldan itibaren İslâm ülkelerindeki ölüm oranının Avrupa’ya göre daha düşük olduğu da kaydedilir.

Karantinaya Geçiş

Karantina kelimesi, İtalyancada “kırk” anlamına gelen “quarantena”dan gelir. Osmanlılar bu uygulama için daha çok “usûl-i tahaffuz” derdi. Karantina yerine ise “tahaffuzhâne” adı verilirdi. Yolculara uygulanan bilinen ilk karantina 1377’de Venedik ve Dubrovnik’te görülmüştü.

Osmanlı tüccarı karantinayla önce sınırın öbür yakasında karşılaştı. Pasarofça Antlaşması’ndan sonra ticaret artınca Avusturya çok katı tedbirler aldı. Osmanlı ülkesinden gelen yolcu ve mallar karantinadan geçmeden sınırı aşamıyordu.

Osmanlı Devleti’ndeki ilk uygulama II. Mahmud döneminde, 1831’deki büyük kolera salgını sırasında yapıldı. İstanbul’a gelen gemilerin Boğaziçi’nde beş gün bekletilmesi kararlaştırıldı. Hekimbaşı Mustafa Behcet Efendi’nin karantinaya dair risalesi ücretsiz dağıtıldı. Cezayirli Hamdan Efendi de karantinanın haram olmadığını anlatan bir eser yazdı. Vebalı hastalara ise Maltepe Hastahanesi’nde ve Kızkulesi’nde tecrit uygulandı.

1835’te Çanakkale’de karantina çadırları kuruldu ve İstanbul’a gidecek gemiler bir süre bekletildi. Ardından ulemanın da katıldığı bir mecliste konu fıkıh kitaplarıyla incelendi. Şeyhülislam Mekkîzâde Âsım Efendi, karantinanın caiz olduğuna fetva verdi. Karantina Meclisi’nin kuruluşu Nisan 1838’de ilan edildi.

Yeni düzen gündelik hayatı da değiştirdi. İstanbul’da toplu ölümler meclise bildirilecek, meclisin izni olmadan ölüler gömülmeyecekti. Avusturya’dan getirilen Doktor Minas, sokakların ve pazar yerlerinin temizlenmesine girişti. Mezbahalar ve mezarlıklar da şehir dışına taşınmaya başlandı. Bu reformların genel çerçevesi için Osmanlı padişahları ve reform hareketleri yazımıza bakabilirsiniz.

Kolera Dönemi ve Karantina Ağı

19. yüzyılda salgın hastalıklar arasında vebanın yerini kolera aldı. Hindistan’dan çıkarak dünyaya yayılan bu hastalık 1817, 1829, 1852, 1863, 1881 ve 1899’da Osmanlı ülkesinde toplu ölümlere yol açtı. Karantina teşkilatı kurulduktan kısa süre sonra Anadolu, Mısır ve Doğu Akdeniz’de veba büyük ölçüde azaldı.

Karantina noktaları İstanbul’un yanı sıra Bursa, Trabzon, Midilli, Siroz ve Çanakkale gibi pek çok yerde kuruldu. Yolculara verilen yol izin belgelerine geldikleri yerin sağlık durumu da yazılmaya başlandı. 1896’da, Hicaz hariç, 125 karantina noktasında 511 kişi çalışıyordu.

Kolera, salgın hastalıklar konusunda uluslararası iş birliğini de hızlandırdı. 1866’da İstanbul’da toplanan uluslararası sağlık konferansında, her yıl hac mevsiminde Hicaz’a bir sağlık komisyonu gönderilmesi kararlaştırıldı. Osmanlı hükümeti bunun ardından Cidde ve Yenbu gibi Kızıldeniz kıyılarında karantinalar kurdu.

Sık Sorulan Sorular

Osmanlı’da salgın hastalıklar sırasında insanlar şehirden kaçar mıydı?

İmkânı olanlar kaçabilirdi. Ebüssuûd Efendi, Allah’ın kahrından lütfuna sığınmak niyetiyle vebadan kaçmanın caiz olduğuna fetva vermişti. Ancak görevini bırakıp kaçan imam ve müezzinler cezalandırılırdı.

Osmanlı’da salgın hastalıklar için ilk karantina ne zaman uygulandı?

İlk uygulama 1831’deki kolera salgını sırasında İstanbul’da yapıldı. Daha sistemli karantina 1835’te Çanakkale’de başladı. Karantina Meclisi ise 1838’de kuruldu.

Veba ile tâun aynı hastalık mıdır?

Osmanlı kaynaklarında veba çoğunlukla tâun adıyla anılır. Bazı âlimlere göre her tâun vebadır, ama her veba tâun değildir.

Sonuç

Osmanlı’da salgın hastalıklar karşısında halk, inanç ile tecrübeyi birlikte kullandı. Dua ve sabır, temiz havalı yerlere gitmek, havayı arındırmak ve kan aldırmak yüzyıllarca başlıca yollar oldu. Bulaşıcılık fikrinin güç kazanması ve ulemanın desteği, karantinanın 19. yüzyılda bir devlet kurumuna dönüşmesinin önünü açtı.

Kaynaklar

Yorum yapın